İlk halvetini 1955’te Ürdün Süeyl’de Abdullah Dağıstani
Hazretlerinin emriyle yapmıştır. Halvette altı ay
geçirmiştir.
Henüz ilk iki çocuğu var iken, Abdullah Dağıstani
Hazretleri onu çağırmış ve şöyle demiştir: “Bağdat’ta Abdül
Kadir Geylani Camisinde halvet yapman için Peygamber
Efendimizden (s.a.v) emir aldım. Oraya git ve altı ay
halvete gir”.
Bu olayı Şeyh Nazım şöyle anlatıyor: “Şeyhime hiçbir soru
sormadım. Eve bile uğramadan şehir merkezine doğru yürümeye
başladım. ‘Elbiseye, paraya veya erzağa ihtiyacım var’ diye
hiç düşünmedim. Bana ‘Git’ deyince ben de gittim. Abdül
Kadir Hazretlerinin huzurunda halvet yapmayı çok istiyordum.
Şehir merkezine ulaşınca bana bakan bir adam gördüm. Beni
tanıyıp ‘Şeyh Nazım, nereye gidiyorsun?’ dedi. ‘Bağdat’a’
dedim. Bu kişi Büyük Şeyh Efendinin müridi idi. Bana ‘Ben de
Bağdat’a gidiyorum’ dedi. Bağdat’a bir tır dolusu eşya
götürüyordu. Beni de beraberinde götürdü.
“Abdül Kadir Hazretlerinin Camisine ulaştığımda, Caminin
kapısını kapatan kocaman bir adam vardı. Bana ‘Şeyh Nazım!’
dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Sen buradayken sana hizmet edecek olan
kişi benim, benimle gel’ dedi. Buna şaşırmıştım ama kalbimde
sürpriz diye bir şey yoktu çünkü tarikatta her şeyin Allah
tarafından tanzim edildiğini biliyordum. Onu takip ederek
Gavs-ul Azam’ın kabrine yaklaştık ve ben büyük büyük dedem
olan Abdül Kadir Geylani Hazretlerine selam verdim. Sonra
beni bir odaya götürdü ve ‘Sana her gün bir tas mercimek
çorbası ve bir parça ekmek getireceğim’ dedi. Odamdan sadece
beş vakit namaz için çıkıyordum. Öyle bir duruma gelmiştim
ki bütün Kur’an-ı Kerimi dokuz saatte okuyabiliyordum.
Dahası, 124 000 kelime-i tevhid, 124 000 salavat ve bütün
Delail-i Hayrat’ı okuyordum. Buna ek olarak, günde 313 000
‘Allah Allah’ çekiyor ve bana vazife verilen diğer namazları
kılıyordum. Her gün zuhurat üzerine zuhurat oluyordu.
Bunlar, beni ta ki İlahi Huzurda yok olana kadar bir
makamdan diğerine taşımışlardı.
“Bir gün Abdül Kadir Geylani Hazretlerini gördüğüm bir
zuhurat oldu. Beni kabrine çağırıyor ve bana ‘Oğlum, seni
türbemde bekliyorum, gel’ diyordu. Hemen duş alıp iki rekat
namaz kıldım ve odamın sadece birkaç metre yanında olan
kabrine gittim. Oraya varınca, ‘Selamün aleyküm, dede’
dedim. Hemen mezarından kalkıp yanıma geldiğini gördüm.
Arkasında nadir taşlarla süslü bir büyük taht vardı. Bana
‘Benimle gel ve tahta otur’ dedi.
“Dede torun gibi tahta oturduk. Bana gülümsüyor ve şöyle
diyordu: ‘Senden memnunum. Senin Şeyhin Abdullah el Faiz ed-Dağıstani’nin
Nakşibendi tarikatında yeri çok yüksektir. Ben senin büyük
dedenim, Gavs-ul Azam olarak taşıdığım gücü doğrudan
kendimden sana aktarıyorum ve seni Kadiri tarikatına süluk
ediyorum.’
Şeyh Nazım halvetini bitirip ayrılacağı vakit vedalaşmak
için Abdül Kadir Geylani Hazretlerinin türbesine uğradı.
Hazret, etten ve kemikten görünüp şöyle dedi: ‘Oğlum,
Nakşibendi tarikatında eriştiğin makamlardan çok mutluyum.
Kadiri tarikatında bana olan biyatını yeniliyorum. Ziyaretin
için sana bir hediye vereceğim.’ Şeyh Nazım’a sarıldı ve ona
on madeni para verdi. Bu paralar, şimdiki zamanın değil,
Geylani Hazretlerinin kendi zamanının paraları idi. Bugüne
kadar Şeyh Nazım bu paraları muhafaza etmiştir.
Şeyh Nazım, 40 günden bir seneye kadar süren birçok halvete
girmiştir. Kendisi şöyle anlatıyor:
“Kimseye kendi şeyhiyle halvete girme ayrıcalığı
verilmemişti. Ben Medine-i Münevvere’de şeyhimle aynı odada
halvet yapma ayrıcalığına sahip oldum. Peygamberimizin
(s.a.v) camisinin yanında eski bir oda idi. Bir kapısı ve
bir penceresi vardı. Şeyhim odaya girer girmez pencerenin
üzerini boydan boya örttü. Odadan, sadece beş vakit namazı
camide kılmam için çıkmama izin veriliyordu. Şeyhim ise
odayı hiç terk etmiyordu.
“Namazlara giderken, şeyhim tarafından ‘Nazar ber kadam’
(adımlara bakmak) uygulamasını tatbik etmekle emredilmiştim.
Bakışları kontrol etmek, kişinin Allah dışında her şeyle
ilişkisini kesmesi için bir yoldu.
“Bu halvette, şeyhimin bir yıl boyunca hiç uyuduğunu
görmedim. Yemeğe de hiç dokunmuyordu. Bize hergün bir tas
mercimek çorbası ve bir parça ekmek veriliyordu. Kendi
payını hep bana verirdi. Sadece su içerdi. Gecenin bitip
gündüz olduğunu namaz vakitleri geldikçe anlıyordum.
“Günler ve geceler boyunca şeyhim lamba ışığında Kur’an
okuyor, zikir yapıyor ve ellerini saatlerce dua için
kaldırıyordu. Bütün sene boyunca yaptığı hiçbir dua daha
öncekine benzemiyordu. Bazen yaptığı duanın lisanını
anlamıyordum, çünkü semavi lisanı kullanıyordu. Bu duaları
sadece kalbime gelen ilham ve zuhuratlarla anlayabiliyordum.
“Birgün şeyhimin şöyle dediğini duydum: ‘Allah’ım, bana
şefaat gücü ver, Habib’ine verdiğin şefaat gücünden,
ahirette insanları senin ilahi huzuruna yükseltebilmek
için...’ Bunları söylerken bende bir zuhurat hasıl oldu.
Mahşer gününde Allah insanları hesaba çekiyordu. Peygamber
Efendimiz(s.a.v) İlahi Huzurun sağ tarafında, Büyük Şeyh
Efendi, Peygamberimizin (s.a.v) sağ tarafında, ben ise Büyük
Şeyh Efendinin sağ tarafında idim.
“Allah insanların hesabını gördükten sonra Peygamber
Efendimize (s.a.v) şefaat izni verdi. Peygamber Efendimiz
(s.a.v) şefaat edip bitirince, Büyük Şeyh Efendi
Hazretlerine, kendine verilen manevi kuvvetle insanları
kutsamasını emretti. Bu zuhurat, Şeyhimin ‘Elhamdülillah,
Elhamdülillah, Nazım Efendi, cevabı aldım’ sözlerini duyunca
sona erdi.
“Bu zuhuratlar daha sonra da devam etti. Bir gün, sabah
namazından döndüğümde bana, ‘Nazım Efendi, bak!’ dedi.
Nereye bakmalıydım? Yukarı mı, aşağı mı, sağa mı, sola mı?
İçime kalbine bakmak geldi. Kalbine bakar bakmaz bütün
perdeler kalktı ve AbdülHalık el Gücdavani Hazretlerini
fiziki bünyesine bürünmüş olarak gördüm. Bana, ‘Oğlum, senin
şeyhin emsalsizdir. Daha önce onun gibi kimse gelmedi’ dedi.
Sonra, Büyük Şeyh Efendi ve benim kendisiyle gitmemizi
istedi.
“Anında, kendimizi AbdülHalık Hazretleri ile dünyanın başka
bir yerinde bulduk. Bir kayaya yaklaşıp, ‘Allah bu kayaya
gelip vurmamı emretti’ dedi. Kayaya vurduğunda, oradan daha
önce hiç görmediğim inanılmaz güçlü bir su fışkırdı.
AbdülHalık Hazretleri ‘Bu su bugün çıkıyor ve kıyamete kadar
böyle akmaya devam edecek’ dedi.
“Sonra şöyle dedi: ‘Allah bana bu suyun her damlasından
Kendini kıyamete kadar tesbih edecek nurdan bir melek
yarattığını söyledi ve şöyle emretti : Ey Kulum AbdülHalık
el Gücdavani, senin vazifen, her meleğe bir isim
vermektir.Bir ismi iki kere koyamazsın. Her birine farklı
isim vermeli ve tesbihlerini saymalısın. Tesbihlerinin
ecirlerini Nakşibendi tarikatının müridleri arasında
paylaştırmalısın. Bu mesuliyet sana aittir!’ Zuhurat
bittiğinde AbdülHalık el Gücdavani Hazretlerine bağlanmış ve
bu inanılmaz vazifesi karşısında hayrete düşmüştüm.
“Halvetimizin son günü, sabah namazından sonra, odamızın
dışında ağlama sesleri duydum. Bunlar, çocuk ağlamasına
benzeyen, bir büyük ve birçok küçük seslerdi. Sesler
kesilmiyordu. Dışarı çıkıp kimin ağladığını göremiyordum,
çünkü iznim yoktu. Ağlama sesleri artarak devam etti ve
saatlerce sürdü.
“Sonra Büyük Şeyh Efendi bana baktı ve ‘Nazım Efendi, kimin
ağladığını biliyor musun?’ diye sordu. İnsan ağlaması
olmadığını bildiğim halde ‘Şeyhim, siz daha iyi bilirsiniz’
dedim. Bana ‘Bunlar İblis ve askerleridir’ dedi ve ‘Niye
ağladıklarını biliyor musun?’ diye sordu. Ben de ‘Siz daha
iyi bilirsiniz’ dedim. Bana, ‘Şeytan, askerlerine
yeryüzünde iki kişinin kontrollerinden kaçtığını bildirdi’
dedi.
“Sonra bana, şeytanın ve askerlerinin, Şeyhime ve bana
ulaşmalarını önleyen bir zincirle çevrildikleri zahir oldu.
Bu zuhurat bitti ve Şeyh Efendi bana ‘Elhamdülillah,
Peygamber Efendimiz (s.a.v) senden memnun kalmıştır, ben de
senden memnun kaldım’ dedi. Sonra elini kalbime koydu ve o
anda Peygamber Efendimizi (s.a.v), 124 000 peygamberi, 124
000 sahabeyi, 7 007 Nakşibendi evliyasını, 313 Büyük
evliyayı, 5 Kutbu ve Gavsı gördüm. Her biri beni tebrik
ediyor ve manevi ilimlerinden kalbime akıtıyorlardı.
Onlardan Nakşibendi tarikatının ve diğer kırk tarikatın
sırlarını miras aldım.