©   Anasayfa     ©   Video Arsivi     ©   Audio Arsivi     ©   Resim Arsivi     ©   Ziyaret Defteri     ©   Röportajlar     ©   Çocuklar için                                                                     
              

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 
Şeyh Muhammed Nazim El-hakkani Hazretlerinin Halvetleri

   

İlk halvetini 1955’te Ürdün Süeyl’de Abdullah Dağıstani Hazretlerinin emriyle yapmıştır. Halvette altı ay geçirmiştir.

 Henüz ilk iki çocuğu var iken, Abdullah Dağıstani Hazretleri onu çağırmış ve şöyle demiştir: “Bağdat’ta Abdül Kadir Geylani Camisinde halvet yapman için Peygamber Efendimizden (s.a.v) emir aldım. Oraya git ve altı ay halvete gir”. 

Bu olayı Şeyh Nazım şöyle anlatıyor: “Şeyhime hiçbir soru sormadım. Eve bile uğramadan şehir merkezine doğru yürümeye başladım. ‘Elbiseye, paraya veya erzağa ihtiyacım var’ diye hiç düşünmedim. Bana ‘Git’ deyince ben de gittim. Abdül Kadir Hazretlerinin huzurunda halvet yapmayı çok istiyordum. Şehir merkezine ulaşınca bana bakan bir adam gördüm. Beni tanıyıp ‘Şeyh Nazım, nereye gidiyorsun?’ dedi. ‘Bağdat’a’ dedim. Bu kişi Büyük Şeyh Efendinin müridi idi. Bana ‘Ben de Bağdat’a gidiyorum’ dedi. Bağdat’a bir tır dolusu eşya götürüyordu. Beni de beraberinde götürdü.

 “Abdül Kadir Hazretlerinin Camisine ulaştığımda, Caminin kapısını kapatan kocaman bir adam vardı. Bana ‘Şeyh Nazım!’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Sen buradayken sana hizmet edecek olan kişi benim, benimle gel’ dedi. Buna şaşırmıştım ama kalbimde sürpriz diye bir şey yoktu çünkü tarikatta her şeyin Allah tarafından tanzim edildiğini biliyordum. Onu takip ederek Gavs-ul Azam’ın kabrine yaklaştık ve ben büyük büyük dedem olan Abdül Kadir Geylani Hazretlerine selam verdim. Sonra beni bir odaya götürdü ve ‘Sana her gün bir tas mercimek çorbası ve bir parça ekmek getireceğim’ dedi. Odamdan sadece beş vakit namaz için çıkıyordum. Öyle bir duruma gelmiştim ki bütün Kur’an-ı Kerimi dokuz saatte okuyabiliyordum. Dahası, 124 000 kelime-i tevhid, 124 000 salavat ve bütün Delail-i Hayrat’ı okuyordum. Buna ek olarak, günde 313 000 ‘Allah Allah’ çekiyor ve bana vazife verilen diğer namazları kılıyordum. Her gün zuhurat üzerine zuhurat oluyordu. Bunlar, beni ta ki İlahi Huzurda yok olana kadar bir makamdan diğerine taşımışlardı.

“Bir gün Abdül Kadir Geylani Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat oldu. Beni kabrine çağırıyor ve bana ‘Oğlum, seni türbemde bekliyorum, gel’ diyordu. Hemen duş alıp iki rekat namaz kıldım ve odamın sadece birkaç metre yanında olan kabrine gittim. Oraya varınca, ‘Selamün aleyküm, dede’ dedim. Hemen mezarından kalkıp yanıma geldiğini gördüm. Arkasında nadir taşlarla süslü bir büyük taht vardı. Bana ‘Benimle gel ve tahta otur’ dedi.

“Dede torun gibi tahta oturduk. Bana gülümsüyor ve şöyle diyordu: ‘Senden memnunum. Senin Şeyhin Abdullah el Faiz ed-Dağıstani’nin Nakşibendi tarikatında yeri çok yüksektir. Ben senin büyük dedenim, Gavs-ul Azam olarak taşıdığım gücü doğrudan kendimden sana aktarıyorum ve seni Kadiri tarikatına süluk ediyorum.’

Şeyh Nazım halvetini bitirip ayrılacağı vakit vedalaşmak için Abdül Kadir Geylani Hazretlerinin türbesine uğradı. Hazret, etten ve kemikten görünüp şöyle dedi: ‘Oğlum, Nakşibendi tarikatında eriştiğin makamlardan çok mutluyum. Kadiri tarikatında bana olan biyatını yeniliyorum. Ziyaretin için sana bir hediye vereceğim.’ Şeyh Nazım’a sarıldı ve ona on madeni para verdi. Bu paralar, şimdiki zamanın değil, Geylani Hazretlerinin kendi zamanının paraları idi. Bugüne kadar Şeyh Nazım bu paraları muhafaza etmiştir.

Şeyh Nazım, 40 günden bir seneye kadar süren birçok halvete girmiştir. Kendisi şöyle anlatıyor:                                                   “Kimseye kendi şeyhiyle halvete girme ayrıcalığı verilmemişti. Ben Medine-i Münevvere’de şeyhimle aynı odada halvet yapma ayrıcalığına sahip oldum. Peygamberimizin (s.a.v) camisinin yanında eski bir oda idi. Bir kapısı ve bir penceresi vardı. Şeyhim odaya girer girmez pencerenin üzerini boydan boya örttü. Odadan, sadece beş vakit namazı camide kılmam için çıkmama izin veriliyordu. Şeyhim ise odayı hiç terk etmiyordu.

 “Namazlara giderken, şeyhim tarafından ‘Nazar ber kadam’ (adımlara bakmak) uygulamasını tatbik etmekle emredilmiştim. Bakışları kontrol etmek, kişinin Allah dışında her şeyle ilişkisini kesmesi için bir yoldu.

 “Bu halvette, şeyhimin bir yıl boyunca hiç uyuduğunu görmedim. Yemeğe de hiç dokunmuyordu. Bize hergün bir tas mercimek çorbası ve bir parça ekmek veriliyordu. Kendi payını hep bana verirdi. Sadece su içerdi. Gecenin bitip gündüz olduğunu namaz vakitleri geldikçe anlıyordum.

 “Günler ve geceler boyunca şeyhim lamba ışığında Kur’an okuyor, zikir yapıyor ve ellerini saatlerce dua için kaldırıyordu. Bütün sene boyunca yaptığı hiçbir dua daha öncekine benzemiyordu. Bazen yaptığı duanın lisanını anlamıyordum, çünkü semavi lisanı kullanıyordu. Bu duaları sadece kalbime gelen ilham ve zuhuratlarla anlayabiliyordum.

 “Birgün şeyhimin şöyle dediğini duydum: ‘Allah’ım, bana şefaat gücü ver, Habib’ine verdiğin şefaat gücünden, ahirette insanları senin ilahi huzuruna yükseltebilmek için...’ Bunları söylerken bende bir zuhurat hasıl oldu. Mahşer gününde Allah insanları hesaba çekiyordu. Peygamber Efendimiz(s.a.v) İlahi Huzurun sağ tarafında, Büyük Şeyh Efendi, Peygamberimizin (s.a.v) sağ tarafında, ben ise Büyük Şeyh Efendinin sağ tarafında idim.

 “Allah insanların hesabını gördükten sonra Peygamber Efendimize (s.a.v) şefaat izni verdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şefaat edip bitirince, Büyük Şeyh Efendi Hazretlerine, kendine verilen manevi kuvvetle insanları kutsamasını emretti. Bu zuhurat, Şeyhimin ‘Elhamdülillah, Elhamdülillah, Nazım Efendi, cevabı aldım’ sözlerini duyunca sona erdi.

 “Bu zuhuratlar daha sonra da devam etti. Bir gün, sabah namazından döndüğümde bana, ‘Nazım Efendi, bak!’ dedi. Nereye bakmalıydım? Yukarı mı, aşağı mı, sağa mı, sola mı? İçime kalbine bakmak geldi. Kalbine bakar bakmaz bütün perdeler kalktı ve AbdülHalık el Gücdavani Hazretlerini fiziki bünyesine bürünmüş olarak gördüm. Bana, ‘Oğlum, senin şeyhin emsalsizdir. Daha önce onun gibi kimse gelmedi’ dedi. Sonra, Büyük Şeyh Efendi ve benim kendisiyle gitmemizi istedi.

 “Anında, kendimizi AbdülHalık Hazretleri ile dünyanın başka bir yerinde bulduk. Bir kayaya yaklaşıp, ‘Allah bu kayaya gelip vurmamı emretti’ dedi.  Kayaya vurduğunda, oradan daha önce hiç görmediğim inanılmaz güçlü bir su fışkırdı. AbdülHalık Hazretleri ‘Bu su bugün çıkıyor ve kıyamete kadar böyle akmaya devam edecek’ dedi.

 “Sonra şöyle dedi: ‘Allah bana bu suyun her damlasından Kendini kıyamete kadar tesbih edecek nurdan bir melek yarattığını söyledi ve şöyle emretti : Ey Kulum AbdülHalık el Gücdavani, senin vazifen, her meleğe bir isim vermektir.Bir ismi iki kere koyamazsın. Her birine farklı isim vermeli ve tesbihlerini saymalısın. Tesbihlerinin ecirlerini Nakşibendi tarikatının müridleri arasında paylaştırmalısın. Bu mesuliyet sana aittir!’ Zuhurat bittiğinde AbdülHalık el Gücdavani Hazretlerine bağlanmış ve bu inanılmaz vazifesi karşısında hayrete düşmüştüm.

 “Halvetimizin son günü, sabah namazından sonra, odamızın dışında ağlama sesleri duydum. Bunlar, çocuk ağlamasına benzeyen, bir büyük ve birçok küçük seslerdi. Sesler kesilmiyordu. Dışarı çıkıp kimin ağladığını göremiyordum, çünkü iznim yoktu. Ağlama sesleri artarak devam etti ve saatlerce sürdü.

 “Sonra Büyük Şeyh Efendi bana baktı ve ‘Nazım Efendi, kimin ağladığını biliyor musun?’ diye sordu. İnsan ağlaması olmadığını bildiğim halde ‘Şeyhim, siz daha iyi bilirsiniz’ dedim. Bana ‘Bunlar İblis ve askerleridir’ dedi ve ‘Niye ağladıklarını biliyor musun?’ diye sordu. Ben de ‘Siz daha iyi bilirsiniz’ dedim. Bana, ‘Şeytan, askerlerine  yeryüzünde iki kişinin kontrollerinden kaçtığını bildirdi’ dedi.

 “Sonra bana, şeytanın ve askerlerinin, Şeyhime ve bana ulaşmalarını önleyen bir zincirle çevrildikleri zahir oldu. Bu zuhurat bitti ve Şeyh Efendi bana ‘Elhamdülillah, Peygamber Efendimiz (s.a.v) senden memnun kalmıştır, ben de senden memnun kaldım’ dedi. Sonra elini kalbime koydu ve o anda Peygamber Efendimizi (s.a.v), 124 000 peygamberi, 124 000 sahabeyi, 7 007 Nakşibendi evliyasını, 313 Büyük evliyayı, 5 Kutbu ve Gavsı gördüm. Her biri beni tebrik ediyor ve manevi ilimlerinden kalbime akıtıyorlardı. Onlardan Nakşibendi tarikatının ve diğer kırk tarikatın sırlarını miras aldım.

 

 

 Hakani Post 2008© Copyright